Arşiv

30 Ağustos Zafer Bayramı Anlamı Ve Önemi  

Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros 
Mütarekesi ve Sevr Antlaşmasıyla yurdumuz tamamen 
elimizden alınıyor, vatanımızda hür olarak yaşama 
hakkımıza son veriliyordu. Yüzyıllardır üzerinde bağımsız 
olarak yaşadığımız bu topraklar düşmanlara veriliyor, bizim 
de bunu kabul etmemiz isteniyordu.
 Türk milletinin bu durumu kabul etmesi elbette mümkün 
değildi. 19 Mayıs 1919'da Atatürk'ün Samsun'a çıkmasıyla, 
lideriyle kucaklaşan Anadolu, Atatürk'ün önderliğinde 
Kurtuluş Savaşı'nı başlattı. Amasya Genelgesi'nin 
yayınlanmasının ardından Erzurum ve Sivas Kongreleri 
yapıldı. Daha sonra 27 Aralık 1919'da Ankara'ya gelen 
Atatürk, 23 Nisan 1920'de TBMM'yi kurdu. Böylece hem 
memleketin yönetimi halkın iradesine verilmiş oluyordu. 
Hem de Kurtuluş Savaşı'nın merkezi Ankara oluyordu.
30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI ANLAM VE ÖNEMİ

 TBMM meclisi yaptığı görüşmelerde yurdun durumunu ve kurtuluş 
çarelerini aradı. "Misak-ı Millî sınırları içinde vatanın bir bütün olduğu ve 
parçalanamayacağı görüşü"nden hareketle, düşmanla mücadele kararı alındı. 
Oluşturulan düzenli ordularla savaşa girildi.
İlk başarı, Doğu'da Ermeni çetelerine karşı kazanıldı. Daha 
sonra, Batı cephesinde, Yunanlılarla, I. İnönü ve II. İnönü 
Savaşları yapıldı. Bu savaşların kazanılmasıyla Yunanlılar'a 
büyük bir darbe indirilmiş oldu. Bunun üzerine Yunan 
ordusu yeniden saldırıya geçti. Saldırı üzerine Mustafa 
Kemal, ordularına: "Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa 
vardır. Bu satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı 
vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz." emrini 
verdi.
30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI ANLAM VE ÖNEMİ

 Türk askeri, büyük bir azim ve fedakârlıkla bu karara 
uydu. 23 Ağustos ve 12 Eylül 1921 tarihleri arasında yapılan 
Sakarya Meydan Muharebesiyle, Türk milleti 1699 Karlofça 
Antlaşmasından beri ilk defa toprak kazanmaya başlıyordu. 
Sakarya Savaşı, Türk milletinin savunma durumundan 
taarruz durumuna geçtiği önemli bir savaş olarak da tarihe 
geçti. Bu zafer sonunda, TBMM tarafından, Mustafa 
Kemal'e "gazi" unvanı ve "Mareşal" rütbesi verildi.
Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Sakarya 
Savaşı'ndan sonra, büyük bir taarruzla düşmanı tamamen 
yok etme kararı alındı.
1922 yılı Ağustosuna kadar, hazırlıklar tamamlandı. 
Güneydeki Türk birlikleri, büyük bir gizlilik içinde Batı 
cephesine kaydırıldı". İstanbul'daki cephane depolarından silah ve cephane kaçırıldı.
İtilaf Devletleri tarafından tahrip edilerek kullanılmaz hâle getirilen toplar onarıldı. Yeni 
silâhlar satın alındı. Ordumuza taarruz eğitimi yaptırıldı. Bu 
hazırlıklardan sonra, Gazi Mustafa Kemal'in 
başkomutanlığını yaptığı ordumuz, 26 Ağustos 1922'de 
düşmana saldırdı. Bir saat içinde düşman mevzileri ele 
geçirildi. 30 Ağustos'ta düşman çember içine alındı. Sağ 
kalanlar esir alındı. Esirler arasında Yunan Başkomutanı
Trikopis'te vardı.
30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI ANLAM VE ÖNEMİ

Bu savaş, Atatürk'ün başkomutanlığında yapıldığı için 
Başkomutanlık
Meydan Muharebesi olarak adlandırıldı.
 Büyük Tarruzun başarıyla sonuçlanmasından sonra 
düşman, İzmir'e kadar takip edildi. 9 Eylül 1922'de İzmir'in 
kurtarılmasıyla yurdumuz düşmandan temizlenmiş oldu. 
Hain düşmanın, haksızca ve alçakça işgaline "dur" diyen ve 
kanımızın son damlasını akıtmadan yurdumuzu 
bırakmayacağımızı dünyaya ispatlayan bu büyük zaferi her 
yıl, 30 Ağustos günü, bayram yaparak kutluyoruz. 

ATATÜRK'ün HAYATI 
Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, Türk devriminin yaratıcısı ve uygulayıcısı Mustafa Kemal Atatürk 1881'de Selânik'te doğdu.  Babası Ali Rıza Efendi, anası hacı Sofi ailesinden Feyzullah Ağa'nın kızı Zübeyde Hanımdır. Ali Rıza Efendi Selanik Evkaf kâtipliğinde ve Gümrük memurluğunda bulunmuş, daha sonra bu görevinden ayrılarak kereste tüccarlığı yapmıştır. Ali Rıza Efendi'nin 1877 Osmanlı-Rus Savaşından az önce 1876'da Selanik'te kurulan Selanik Asakir-i Milliye Taburu'nda subaylık ettiği, ele geçen bir fotoğrafından ve o günleri bilenlerin anılarından anlaşılıyor.

Mustafa Kemal küçük yaşta babasını yitirdi. Onu zeki ve büyük bir Türk kadını olan annesi Zübeyde Hanım yetiştirdi. Mustafa Kemal ilk öğrenimini Selanik'te Şemsi Efendi Mektebinde yaptı. Bu okul yeni bir yöntemle öğretim yapmak üzere Selanik'te açılmış ilkokuldu. Atatürk çocukluğuna ve ilk öğrenim yaşamına ilişkin anılarını ilk kez 1922 yılı başında Ankara'da kendisiyle bir konuşma yapmış olan Vakit Gazetesi yazarı Ahmet Emin (Yalman)a çok içtenlikle şöyle anlatmıştır. (Elverdiğince bugünkü dile çevrilmiştir).

"Çocukluğuma dair ilk hatırladığım şey, okula gitmek meselesine aittir. Bundan dolayı anamla babam arasında şiddetli bir çatışma vardı. Annem, ilahilerle okula başlamamı ve mahalle okuluna gitmemi istiyordu. Gümrükte memur olan babam, o zaman yeni açılan Şemsi Efendi'nin okuluna gitmemi ve yeni yöntemlere göre okumamı yeğ tutuyordu. Nihayet babam işi ustaca çözdü. İlk önce bilinen törenle mahalle okuluna başladım. Böylece annemin gönlü yapılmış oldu. Birkaç gün sonra da mahalle okulundan çıktım; Şemsi Efendi'nin okuluna yazıldım. Az zaman sonra babam öldü. Annemle birlikte dayımın yanma yerleştik. Dayım köy hayatı geçiriyordu. Ben de bu hayata karıştım. Bana görevler veriyor, ben de bunları yapıyordum. Başlıca görevim tarla bekçiliği idi. Kardeşimle birlikte7 bakla tarlasının ortasındaki bir kulübede oturduğumuzu ve kargaları kovmakla uğraştığımızı unutamam. Çiftlik hayatının diğer işlerine de karışıyordum. Böylece, biraz süre geçince annem okulsuz kaldığım için kaygılanmaya başladı.

Babası Ali Rıza Efendi, Kırmızı Hafız lâkabıyla tanınan, Ahmet Efendinin oğludur. Aile soyca Anadolu’dan Rumeli’ye geçmiş, orada önce Debre-i Bala sancağına bağlı Kocacık beldesine yerleşmiştir. Atatürk’ün dedesi ve amcasının taşıdıkları “kızıl” lakabından da anlaşılacağı gibi Rumeli’de yaygın olarak yerleşmiş olan Kızıl - Oğuz  Yahut Kocacık Yörükleri, Türkmenleri soyundan gelmektedir. Aile muhtemelen 1830 dolaylarında Selânik’e  yerleşmiştir. Ali Rıza Efendi burada 1839 dolaylarında doğmuştur. Onun Kızıl Mehmet Hafız isimli bir erkek, Nimet isimli bir de kız kardeşi olmuştur. Ali Rıza Efendi önceleri Selânik evkaf idaresinde sonra gümrük idaresinde  çalışmış, 1876’da Asakir-i Millîye taburunda gönüllü subay olarak hizmet etmiş ve 1871 dolaylarında Zübeyde Hanımla evlenmiştir. Bu evlilikten olan üç çocuk (Fatma, Ahmet ve Ömer) küçük yaşlarda hayata veda etmişlerdir. Mustafa’dan sonra doğan Makbule (Boysan, sonra Atadan) yaşamış, Naciye ise 12 yaşlarında ölmüştür.
Mustafa okul çağına gelince anne ile baba arasında görüş ayrılığı belirdi. Geleneklere bağlı olan annesi onun dinî törenle ilâhîlerle mahalle mektebine gitmesini istiyordu. Aydın görüşlü olduğu anlaşılan babası ise onun yeni açılan ve modern eğitim yapan Şemsi Efendi İlkokulunda eğitim görmesini arzu ediyordu. Neticede baba olayı diplomatça çözümledi. Mustafa önce ilâhîlerle, dinî törenle mahalle okuluna başladı, birkaç gün sonra da oradan alınarak Şemsi Efendi okuluna başladı (1887). Mahalle Mekteplerinin aksine bu okulda yeni öğretim metodları uygulanmakta, kara tahta, tebeşir, silgi, öğretmen masası, okumayı kolaylaştıracak levhalar kullanılmaktaydı. Pedagojik esaslara göre modern öğretim yapan bu okulun Mustafa’nın fikrî gelişmesinde olumlu etkiler yarattığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu arada Ali Rıza Efendi rüsümat memurluğunu bırakmış önce kereste sonra tuz ticareti işine girmiştir. Birincisini Rum eşkiyalar, ikincisini de tuzların erimesi dolayısıyla bırakmış ve ticarî hayattan çekilmiştir. Tekrar memuriyete giremeyen Ali Rıza Efendi hastalanmış ve 1890 dolaylarında vefat etmiştir. Mustafa babasının ölümü üzerine okuldan ayrılmak zorunda kaldı. Maddî durumu yetersiz olan Zübeyde Hanım Langaza’da tarımla meşgul ağabeyi Hüseyin Ağa’nın yanına gitti (1890 dolaylarında). Çiftlik hayatı Mustafa’nın fizikçe gelişmesi ve el becerilerinin artması bakımından faydalı oldu. Ancak Zübeyde Hanım oğlunun öğreniminin yarım kalmasından üzüntülüydü. Mustafa’yı caminin imamı, köyün papazı ve son olarak da özel öğretmenle eğitmek gayretleri sonuçsuz kaldı. Sonunda anne oğlunun iyi bir eğitim görmesini sağlamak için onu Selânik’e halasının yanına gönderdi. Mustafa Selânik Mülkiye Rüştiyesi’nde (ortaokul) öğrenime başladı. Ancak burada öğrenciler arasındaki bir kavga dolayısıyla öğretmenlerinden birinin sert muamelesi üzerine okulu terketti Gönlü öteden beri askerî okuldaydı. Ancak annesi biricik oğlunun asker olup aile ocağından ayrılmasını istemiyordu. Mustafa annesine haber vermeden Selânik Askeri Rüştiyesi’nin sınavlarına girdi. Sınavı kazandı (1893). Annesini ikna etmesi zor olmadı. Artık önünde sadece kendisinin değil mensup olduğu ulusun kaderini değiştirecek yeni bir ufuk açılmıştı.
Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına "Kemal" i ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri İdâdi'sini bitirip, İstanbul'da Harp Okulunda öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu., Harp Akademisi'ne devam etti. 11 Ocak 1905'te yüzbaşı rütbesiyle Akademi'yi tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Şam'da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907'de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır'a III. Ordu'ya atandı. 19 Nisan 1909'da İstanbul'a giren Hareket Ordusu'nda Kurmay Başkanı olarak görev aldı. 1910 yılında Fransa'ya gönderildi. Picardie Manevraları'na katıldı. 1911 yılında İstanbul'da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı.

1911 yılında İtalyanların Trablusgarp'a hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911'de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912'de Derne Komutanlığına getirildi.

Ekim 1912'de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır'daki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne'nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915'te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ'da görevlendirildi.


1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı'nda, Mustafa Kemal Çanakkale'de bir kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine "Çanakkale geçilmez! " dedirtti. 18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası'na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915'te Arıburnu'na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı'nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 Ağustos 1915'te Arıburnu'nda tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos'ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos'ta Kireçtepe, 21 Ağustos'ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemal'in askerlerine "Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!" emri cephenin kaderini değiştirmiştir.

Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları'dan sonra 1916'da Edirne ve Diyarbakır'da görev aldı. 1 Nisan 1916'da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis'in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep'teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917'de İstanbul'a geldi. Velihat Vahidettin Efendi'yle Almanya'ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyehatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad'a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918'de Halep'e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918'de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918'de İstanbul'a gelip Harbiye Nezâreti'nde (Bakanlığında) göreve başladı.


Mondros Mütarekesi'nden sonra İtilaf Devletleri'nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı. 22 Haziran 1919'da Amasya'da yayımladığı genelgeyle "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını " ilan edip Sivas Kongresi'ni toplantıya çağırdı. 23 Temmuz - 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi'ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919'da Ankara'da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı'nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı.


Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919'da Yunanlıların İzmir'i işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması'nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluğu'nu paylaşan I. Dünya Savaşı'nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi Milliye - ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle sonuçlandırdı.


Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli aşamaları şunlardır: 
• Sarıkamış (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü'nün (7 Kasım 1920) kurtarılışı. 
• Çukurova, Gazi Antep, Kahraman Maraş Şanlı Urfa savunmaları (1919- 1921) 
• I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921) 
• II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921) 
• Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921) 
• Büyük Taarruz, Başkomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Ağustos 9 Eylül 1922) 

Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal'e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması'yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı.

23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı'nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922'de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu'yla yönetim bağları koparıldı. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet'in ilk hükümeti kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ve "Yurtta barış cihanda barış" temelleri üzerinde yükselmeye başladı.


Soyadı Kanunu gereğince, 24 Kasım 1934'de TBMM'nce Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadı verildi.
Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi, Devlet-Hükümet Başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927,1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk'ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti.

Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye'yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını komutanlarını ağırladı.

15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı'nı ve Cumhuriyet'in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku'nu okudu.
Atatürk özel yaşamında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923'de Latife Hanımla evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihine dek sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (İnan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı. Yaşayanlarına iyi bir gelecek hazırladı.

1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kızkardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı. Sakarya adlı atıyla, köpeği Fox'a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği'ne gider, çalışmalara bizzat katılırdı.

Fransızca ve Almanca biliyordu. 10 Kasım 1938 saat 9.05'te yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini yumdu. Cenazesi 21 Kasım 1938 günü törenle geçici istirahatgâhı olan Ankara Etnografya Müzesi'nde toprağa verildi. Anıtkabir yapıldıktan sonra nâşı görkemli bir törenle 10 Kasım 1953 günü ebedi istirahatgâhına gömüldü.

Atatürk ülke içerisinde sık sık seyahat etmektedir.  Gemlik ve Bursa gezileri esnasında Atatürk soğuk alır. Tedavi olmak ve dinlenmek üzere İstanbul'a geri döner. Ama, ne yazık ki hastalık ciddidir. 10 Kasım 1938 tarihinde saat 9.05'te tüm çabalara rağmen çok sevdiği halkından ayrılmak zorunda kalır. Ama insanlarının gözünde ölümsüzlük kazanmıştır. Öldüğü andan itibaren, çok sevilen ismi ve hatırası, çok sevdiği halkının kalbinde yerini almıştır. O bir kumandan olarak birçok savaş kazanmış, bir lider olarak kitleleri etkilemiş, bir  devlet adamı olarak başarılı bir yönetim sergilemiş ve nihayet bir devrimci olarak bir toplumun sosyal, kültürel, ekonomik, politik ve hukuki yapısını kökten değiştirmeyi başarmış; dünya tarihindeki  en üstün şahsiyetlerden birisi olmuştur. Tarih onu Türk ulusunun en şerefli evlatları ve insanlığın en büyük liderleri arasında sayacaktır.


Yapılışı
II. Dünya Savaşı´nın sonunda savaşı kaybeden Almanya ve başkenti Berlin işgal kuvvetlerince Amerikan, Fransız, İngiliz ve Sovyet bölgesi olarak dörde bölündü. Kısa süre sonra Batı ittifakı benzer şekilde olan yönetim birimlerini birleştirdi ve tek bir yönetim bölümüne dönüştü. Sovyetler Birliği ise bu birleşmeye karşı çıktı. Batılı işgal kuvvetleri Sovyetler'e karşı Almanya'yı tekrar inşaya girişip komünizme karşı karakol kurmayı amaçladı. Sovyetler de bu girişime karşı Doğu Almanya'da yeni bir rejim kurmaya girişti. Ekonomisi sosyalizme dayanan, siyasi yönetimi otoriter olan Doğu Almanya'dan Batı'ya kaçışlar büyük ölçüde Berlin'den gerçekleşiyordu. Doğu ile Batı Almanya arasındaki katı sınır 1952'de çizilmişti bile. Sadece Berlin metrosunu kullanarak 1955 yılına kadar 1950'lerin başında büyük bir ekonomik büyüme yakalayan Batı Almanya'ya 270 bin insan kaçmıştır. Zamanla tel örgü ve mevzuat değişiklikleri de Batı'ya kaçışı engelleyemez duruma gelmişti. Bunun üzerine bu kaçışları engelleyici bir duvar örme fikri, dönemin Sosyalist Birlik Partisi (SED) lideri Walter Ulbricht'in bir şeyler yapılması gerektiği konusunda Sovyet liderlerine danışması ve onaylarını alması sonucu ortaya atılmıştır. Nitekim Sovyetler Birliği, Batı Berlin'i Doğu Almanya sınırları içinde bir fesat yuvası, kapitalizmin kalesi, karşı propaganda merkezi olarak gördüğü için Berlin Duvarı'nı örmeyi çözüm olarak benimsedi.

Duvar Doğu Almanya’nın içinde ABD güdümünde kapitalist Batı Berlin'i çevrelemek için, Doğu Almanya meclisinin kararıyla 12-13 Ağustos 1961’de bir gecede örülmüştür. Planları tamamiyle gizlilik içinde gerçekleşmiştir. Öyle ki SED genel sekreteri Walter Ulbricht’in 15 Haziran 1961’de, Doğu Berlin’deki bir konferansta Batı Berlinli muhabir Annamarie Doherr’in sorusuna verdiği yanıtta geçen “Niemand hat die Absicht, eine Mauer zu errichten” (kimsenin bir duvar inşa etmeye niyeti yok) cümlesi bunun açık kanıtıdır. Duvarın ilk oluşturulan hali geçişleri engellemeyince yükseltilmiş mayın tarlaları köpekli askerler gözcü kuleleriyle geçiş tamamen engellenmiştir.


Berlin Duvarı (1980)

Bernauer Straße
1961 yılında Berlin Duvarı'nın yerine önce sadece basit bir tel örgü çekildi. Daha sonra bu örgünün yerine adı kapitalist batıda "Utanç duvarı" olarak da bilinen Berlin Duvarı inşa edildi ve bu tel örgü duvarın üstünde yeniden yeraldı. Doğu ve Batı Berlin'in arasındaki bu duvar, aslında biri 3,5 digeri 4,5 metrelik iki çelik parçadan oluşuyordu. Doğu tarafına bakan duvar kaçmaya yeltenecek insanların kolay görünmesi için beyaza boyanmıştı. Buna karşılık Batı Almanya'ya bakan taraf ise grafitti ve çizimlerle doluydu. Doğu kısmında duvar boyunca yerde çelik kapanlar ve mayın tarlaları bulunuyordu, 186 yüksek gözetleme kulesi ve yüzlerce lamba konmuştu. Doğu tarafında motorsikletli ve yaya polisler ve köpekler de kontrol halindeydi. Duvar boyunca 25 karayolu, demiryolu ve suyolu sınır kapısı yeralıyordu. Tüm bu kontrol ve gözetlemelere rağmen, yaklaşık 5 bin kişi tüneller, evde yaptıkları balonlar ve bunun gibi yollarla, Doğu'dan Batı'ya kaçmayı başardı.

Duvarla birlikte Doğu'dan Batı'ya kaçışlarda en büyük dramlardan biri de Bernauer Strasse'de yaşandı. Nitekim bu sokaktaki evler Doğu'da yeralmalarına rağmen ön cepheleri Batı'daydı. İlk başlarda pencerelerden yaralanmayı ve sakatlanmayı göze alan kaçışlar oldu, sonraları bunu önlemek için evlerin pencereleri tuğlalandı. Kısa bir süre sonra ise bu evler tamamen yıkılarak yerlerine duvar örüldü. Doğu'dan Batı'ya kaçmak isterken yaşamını yitiren ilk kişi olarak bilinen Ida Siekmann, 22 Ağustos 1961'de işte burada can vermişti. Günümüzde eski Berlin duvarının bu bölgesinde duvarın bazı kalıntıları ve konuyla ilgili bir müze bulunmaktadır.

24 Ağustos 1961'de ise ilk kez silah gücüyle, 24 yaşındaki Günter Litfin'in Spree nehri üzerinden kaçışı ölümcül olarak engellendi. Sınır nöbetçilerin mermileriyle yaşamını yitiren son kişi ise, duvarın yıkılmasından 9 ay kadar önce 6 Şubat 1989'te kaçmaya çalışan Chris Gueffroy oldu. Berlin duvarını aşmak isterken can verenlerin sayısı hala kesin olarak bilinmemekle birlikte, en az 86 en fazla ise 238 kişi olduğu tahmin edilmektedir. Duvar boyunca, burada yaşamını yitirenleri anımsatan pek çok küçük anıta rastlamak mümkündür.
1989 yılı başlarında Doğu Alman Cumhuriyeti hükümeti isteyen Doğu Almanya vatandaşlarının Sovyetler denetiminde diğer Doğu bloğu ülkelerine geçiş yapabilmesine izin verdi. Bu iznin çıkmasıyla binlerce Doğu Alman vatandaşı Polonya, Çekoslavakya, Macaristan, Yugoslavya gibi ülkelerin başkentlerine akın etti ve buralarda bulunan Amerikan, İngiliz, Fransız büyükelçiliklerine sığındı. Daha sonra da bu sığınmacılar özel trenlerle demir perde'nin gerisinden kaçmaya başladılar. Kaçışın bu kadar yoğun olduğu bir durumda Dogu Almanya hükümeti duruma bir çözüm bulmak için toplandı. Burada yaşayan insanlar artık bu şekilde zaten Doğu Almanya'dan kaçabildiklerine göre duvarın bir anlamı kalmamıştı.

Doğu Alman hükümeti, duvarın kaldırılmasına onay vermişti. 9 Ağustos 1989'da bu kararı halka açıklamak üzere bir basın toplantısı düzenlendi. Karar açıklandığı andan itibaren duvarın iki tarafında yüzbinlerce insan birikmişti. Gece yarısına doğru hükümet ilk olarak Brandenburg Kapısı'ndan başlayarak barikatları ve geçiş önlemlerini kaldırdı. Her iki Almanya tarafından yaklaşan insanlar önlerine Rus askerlerinin çıkıp onlara engel olmamasıyla beraber duvarın üzerinde buluştular. İnsan seli bir saat içinde yüzbinlere ulaştı ve ardından sınırın kalkmasıyla beraber Batı tarafından gelen dozerlerle duvar tamamen yıkıldı ve tarih oldu. Alman Demokratik Cumhuriyeti de duvardan sonra çok fazla dayanmamış, 13 Ekim 1990´da resmen sona ermiştir.


Alman askerlerince Berlin Duvarı yıkılırken (1989)Duvar yıkıldıktan bir süre sonra yapılan ankette halkın bir kısmının duvar yıkılmadan önce daha memnun olduğu görülmüştür. Sebebi ise, Doğu tarafında insanlar eğitim, sağlık gibi hizmetleri devletten parasız alır, sosyalizmin nispeten eşit koşullarında ivmelenirken duvarın yıkılmasıyla beraber bu tarz hizmetlerin eksikliğini duymaya, Batı Almanya'nın kapitalist sistemle, rekabet ortamıyla yetişmiş bireyleriyle rekabet edememeye başlamışlardı. Zira eğitime yatırılan yatırımlar da Doğu'da Batı'ya oranla çok azdı. Batı tarafındakiler ise Doğu'nun yapılandırılmasına yönelik ek vergilerden rahatsızlık duymaktaydılar.


01/11/1928 Tarihinde Latin Alfabesine Geçiş Yapıldı.
Türk ulusunun tarih içinde birkaç köklü kültür değişimi dönemi yaşadığını biliyoruz. Bunlardan bizi doğrudan doğruya ilgilendirenlerden biri Türklerin İslam dinine geçmeleri ve bu sırada Arap ve İran kültürlerinin derin etkisi altında kalmalarıdır. İkincisi bütünsel bir çağdaşlaşma devinimi niteliğindeki Cumhuriyet Devrimleri dönemidir. Osmanlı yönetiminin, Batı Avrupa’nın üstünlüğü karşısında tutunabilmek için belli alanlarda ona benzemek üzere giriştiği tutarsız ve çelişkili Tanzimat ve Meşrutiyet arayışları, yeniden yapılanma değil, sömürgeciliğin her yerde yol açtığı gibi toplumsal çözülme ve dağılma getirmiştir.

Her iki kültürel değişim döneminde de Türk halkı, dil ve yazı alanında temelli değişimler yaşamıştır. Latin alfabesinden önce kullanılan Arap alfabesi döneminde dilini neredeyse yitirecek ölçüde Arap ve İran kültürünün boyunduruğuna girmiş, Uygur abecesi olan yazısını da bırakarak Arap yazısını almışken, Cumhuriyet devrimleri döneminde hem Arap-İran, hem de Avrupa boyunduruğuna başkaldırıp kendi diline en uygun yazıyı özgürce arayıp bulmuş ve dilini yabancı diller boyunduruğundan kurtarmıştır. Böylece Türkçenin bir bilim, sanat ve uygulayım (teknik) dili olma gücü değerlendirilerek Türk ulusunun bağımsız varlığı güvenceye alınmıştır. Gerçekten de yazı ve dil devrimleri, Türk ulusal bilincinin kaynaklarını tam gelişme olanaklarına kavuşturma hareketlerinin başlıcalarındandır.

Türklerin kitleler halinde İslamiyet’e geçtikleri dönemi kapsayan Selçuklu İmparatorluğu’nda, Uygur yazısı bırakılıp, Fars dilindekine benzer kimi eklemelerle de olsa Arap yazısı benimsenmiş, böylece merkezi yönetim görevlileri, medreseliler, bilim adamları ve genellikle aydın sayılan kesim arasında Arapça ve Farsça konuşulup yazılmıştır. Sonuç olarak da toplumda yönetim, hukuk, bilim, sanat ve din dili ile geniş yığınların konuştuğu dil arasında giderek aşılması olanaksız bir uçurum açılmıştır. O dönemden başlayarak Cumhuriyet’e gelinceye değin bu uçurum süregitmiştir.

Gerçi bu durumun sakıncaları görülüp giderilmesi yolunda kimi adımlar da atılmıştır. Örneğin 1277 yılında Konya’yı ele geçiren Karamanoğlu Mehmet Bey’in “Bugünden sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmaya!” buyruğunu vermesi bunların başlıcasıdır. Ayrıca XIV. ve XV. yüzyıllarda Kur’an’ın da bir kaç kez Türkçeye çevrilmiş olduğunu görüyoruz. Ne var ki “devlet ve toplum yaşamında artık Türkçe konuşulacak” diyen buyruğun uygulaması Karamanoğlu Mehmet Bey’in beylik süresiyle sınırlı kalmış, öldürülmesinden sonra Arapça, Farsça yazmak geleneği süregitmiştir. Öyle ki XIV. yüzyılda Aşık Paşa bu konuda acı yakınmalarını şöyle dile getirmişti:

“Türk diline kimseler bakmaz idi,
Türklere hergiz gönül akmaz idi!”

Mesihi takma adıyla yazan bir başka ozan da:

“Mesihi, gökten insen sana yer yok,
Yürü var gel Araptan ya Acemden!”

diyerek Türk’ün ve Türklüğün savsaklanmasından acı acı yakınmıştı. Kendisi Türk kökenli olan ünlü düşünür-ozan Mevlana’nın bile tek satır Türkçe yazmamış olması dikkate değer bir örnektir.

Osmanlı Devleti sarayda, divanda, yani hükümet işlerinin yürütüldüğü padişah divanında ve şer’i mahkemelerde Türkçeyi geçerli dil olarak kullanmış ise de, buradaki dilin yoğun biçimde Arapça ve Farsça etkisinde bulunduğu kuşkusuzdur. Örneğin, Prof. Dr. Şerafettin Turan’ın Türk Kültür Tarihi’nde belirttiği gibi, II. Bayezid, Kemal Paşazade Ahmet’ten istediği Osmanlı tarihini, “seçkinlere de, halka da tam anlamıyla yararlı olabilmesi için Türkçe söyleyişe uygun olarak açık seçik biçimde anlatılmalı” derken bile kendisi şu dili kullanıyordu:

“Havass ü avama nâfi-i âm olmağçün Türki mekalin minvali üzre rûşen ta’bir ve tahbir oluna!”

Bu örnek, daha XV. yüzyılda Osmanlı yönetim, bilim ve düşün dilinin, Türk halkının anlama olanağının ne denli dışında bulunduğunu göstermeye yeter.

Türkçe Neden Arapça ve Farsçanın Saldırısına Uğradı?
Bu durumun temel nedenlerinden biri, kuşkusuz Arapçanın Kur’an dili olması, dinin o dönem insanlığının hem bilimi, hem felsefesi, hem hukuku durumunda bulunması, devletin de din devleti olmasıydı. Ancak Türklerin kitleler halinde İslamiyet’e geçmeye başladığı dönemde İslam dünyasının özgür düşünce ve özgür yorumlama anlayışından uzaklaşmış olmasının ve İslam öncesi gelenek ve âdetlerle daha başka türlü yozlukların İslam dünyasında yaygınlaşmasının da büyük payı olduğu unutulmamalıdır. Bu yüzdendir ki, Kur’an’ın dili Arapçadır diye sanki Arap dilinin kendisi kutsalmış ya da onda büyülü bir güç varmış, anlamadan da Kur’an’ı ya da hadisi Arapça olarak söylemek din sahibi olmaya yetermiş gibi dine de, akla da aykırı bir tutum yüzyıllarca sürdürülmüştür. Böylece Türk halkının inancını bilerek oluşturup kendi dilinde tapınması, bilim ve felsefe üretmesi, dolayısıyla Türkçenin gelişmesi de önlenmiştir. Ayrıca baskıcı yönetimler altında edebiyatın sultanlara, vezirlere abartılı övgülere dönüşmesi, bunun için de bol bol Arapça, Farsça sözcükler ve deyimler kullanmanın zorunlu sayılması, yazı dilinin Türkçe sayılmayacak bir nitelik almasına yol açmıştır.

Ancak Türkçenin yoğun biçimde Arapça ve Farsçanın salgınına uğramasına yol açan bir üçüncü temel neden de Arap yazısının Türk diline hiç uygun düşmemesiydi. Bu yüzden de birçok sözcüğün Arapçası yeğlenmiş, Türkçeleri ise yazı dilinde kullanılmaz olmuştur.

Osmanlı Devleti yıkıldığında Türk halkının yalnızca % 9 kadarının, kadın nüfusun ise, binde dördünün okuma-yazmayı bilmesi, Arap yazısının Türkçeye uygun bir yazı olmamasının, yazı dilinin de yoğun biçimde Arapça ve Farsçanın baskısı altına girmiş olmasının da sonucudur.

Arapça ve Farsça Sözcüklere İlk Tepki: Divan-ı Lügat-i Türk
Ama Türk dili, bütün bu baltalanmalara karşın yaşama ve gelişme gücünü, diriliğini kanıtlayabilmiştir. Her şeyden önce Arapça ve Farsçanın bu salgınına karşı tepki gösteren Kâşgarlı Mahmut’un yazdığı Divan-ı Lügat-i Türk Türkçenin bu gücünü ortaya koymuştur. Türk halkı da, içinden çıkardığı ozan-filozof karışımı birçok düşünürleri aracılığıyla pek çok konudaki kültür birikimini yazıla olmasa da, ölçülü, uyaklı ve müzikli olduğu için kolayca ezberlenen ve babadan çocuğa kuşaklar boyu aktarılan şiirlere dökerek dilini bu ozanlar aracılığıyla yaşatmayı başarmıştır. Bu filozof halk ozanları içinde Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal, Emrah özellikle anılmaya değer adlardır ve bu ozan geleneği Aşık Veysel ve Ali İzzet gibi adlarla günümüze değin süregelmiştir. Osmanlı döneminde hep küçük görülen ve değeri bilinmeyen bu halk ozanlarının yapıtları, Türkçeyi yabancı diller boyunduruğundan kurtaran ulusal egemenliğe dayalı Cumhuriyet döneminde özellikle tanıtılmış ve yayılmıştır.

Gerçi 19. yüzyıl ikinci yarısında yeni basılmaya başlayan gazete ve kitapların çok sayıda insanlara ulaşmasını önleyen engellerin başında yazı ile Osmanlıca denilen Arapça-Farsça boyunduruğundaki dil olduğu görülmeye başlamıştı. Bir yandan Arap harflerini daha kolay okunur kılma arayışları, bir yandan da yazılarda Türkçe sözcüklere biraz daha geniş yer verme eğilimleri belirdi. Giderek Genç Kalemler ve Türkçülük akımlarında olduğu gibi Türkçecilik diyebileceğimiz bir tutum oluşmaya başladı.

Ancak bütün bu çabalarda bulunanlar, asıl olarak Türk dilinin bir bilim, sanat ve uygulayım (teknoloji) dili durumuna gelmesini sağlayacak ve Türk çocuklarını okullarda hem Arapça, hem de Farsça öğrenmek gibi bir sakat zorunluluktan kurtaracak nitelikte ve çapta girişimler değildi.

Ancak Cumhuriyet öncesinde, Osmanlı’yı yıkılıştan kurtarmak amacıyla girişilen çabalar asıl olarak ulusal egemenlik ilkesine yönelik olmadığından, laik nitelikte de değildi, bilimsel düşünüş biçimini de temel almıyordu. Bu yüzden yazı ve dil konusundaki girişimler de sorunun özünü çözecek nitelikte değildi. Gerçekten ulusal egemenlik ilkesinden ve laik düşünce biçiminden yoksun oldukları için, Türkçeyi savunanların yazılarını bile anlayabilmek için, yine Arapça ve Farsça öğrenmek zorunlu oluyordu. Bunlar, özellikle yeni öğrenilen müspet bilimlerin terimlerini oluştururlarken hep Arapça ve Farsça köklerden yararlanıyor ve bu dillerin dilbilgisi kurallarına göre terim türetiyorlardı. “Ulum-u içtimaiye” (toplumsal bilimler), “vetire-i ta’mim” (genelleme süreci), “mâba’d-üt-tabiiye” (doğaötesi), “ma’lumat-ı kafeliyye” (öncül bilgiler), “hars”; (kültür), “mefkûre” (ülkü), “ervâhiyye” (canlıcılık) “tedribî” (görgül), “lâ-edriyye” (bilinmezcilik), “enfüsi” (öznel), âfâkî (nesnel), “müte’al” (aşkın), “nesc-i adali” (kas dokusu), “nesc-i asabi” (sinir dokusu), “vuku’at” (olaylar), “mü’minin” (inananlar), “ağyar” (yabancılar), “tevarih” (tarihler), “dâr-ül fünun” (bilimler yuvası), “dâr-ül aceze” (düşkünler yuvası), “hab-ı gaflet” (aymazlık uykusu), vb.

Osmanlı yazarlarının çoğu, bu devletin yıkılışı yıllarına değin su yerine “âb” ya da “mâ”, ekmek yerine “nan”, et yerine “lahm”, koyun yerine “ganem”, buğday yerine “hınta”, hepsi yerine “kâffesi”, görme yerine “rü’yet etme”, uğurlama yerine “teşyi etme”, yeryüzü yerine “ru-yi zemin” diyor, bu Arapça, Farsça sözcüklerin çoğullarını ya da karşılaştırmalı biçimlerini da Arapça kurallara göre yapıyorlardı: Noktalar için “nıkat”, nazarlar için “enzar”, en layık için “elyak”, vb.

Kısacası Arap alfabesi yüzünden Anadolu insanının konuştuğu saf Türkçe de üvey evlat muamelesi görmüş, Arap alfabesinin doğurduğu güçlükler yüzünden Osmanlı ve Selçuklu aydınları arasında Türkçe sözcükler az kullanılır olmuştur. Burada altı çizilmesi gereken bir nokta ise, halkın içinden gelen Yunus Emre, Karacaoğlan, Köroğlu, Pir Sultan Abdal gibi halk ozanlarının duru bir Türkçe ile eserler verdikleridir. Bu durum ise bize halkın konuştuğu ve kullandığı dil ile saray aydınlarının kullandığı dilin birbirinden farklı olduğunu göstermektedir. Osmanlı aydınlarının Türk kültürünün özgürce oluşup gelişmesi yolundaki bu engelleri kaldırmak işine önce yazıyla başlandı.

Arap Alfabesi ve Türkçe
Latin alfabesine geçişin nedeni, Arap alfabesinin yapısı ile ilgilidir. Arap alfabesi, ünlüsü olmayan bir harfler dizgesi gibidir. Bu yüzden Türkler için okunması güç bir yazıdır. Arap alfabesiyle yazılmış harekesiz  Türkçe sözcüklerin okunmasındaki güçlükleri azaltmak için elif, vay ve harfleri bu yüzden bir yandan ündeş olarak kullanılırken, öbür yandan da ünlü görevlerinde kullanılmaya başlandı. Gerçekten de Türkçe ünlü harflere dayalı olup sekiz ayrı ünlü harfi bulunmasına karşın, Arap dili ünsüz harflerden kuruludur ve yerine göre “a, e, i” seslerini vermek üzere kullanılan bir tek ünlü harfi vardır: Elif!

Bu nedenle örneğin “gel, gül, kel ve kil” sözcükleri Arap harflerinde hep aynı biçimde yazılır. Okuyucu bunlardan hangisinin kastedildiğini kendisi çıkarmak zorundadır. Bir sözcüğün yanlışlığa sapmadan nasıl okunacağını tümcenin anlam gelişi belirler. Tümceyi bütünüyle kavrayamayanların, söz dizimi bakımından  sözcüğün tümcedeki görevini iyice kestiremeyenlerin yanlış okuyacakları kuşkusuzdur.  Yapıları, çekimleri, tümcedeki görevleri bakımından her sözcüğü değişik biçimlerde okunabilecek bir yazı!

Arapça sözlüklerde madde başı olan her sözcüğün nasıl okunacağını belirtmek zorunludur. Gelenek de şudur:

Ya dilde iyiden iyiye belli olan bir örnek sözcüğün ölçüsünde okunacağı yazılır,
Ya da harflerden bir-ikisinin harekesi belirtilir. Arapça sözlük yazarları bu duruma şimdiye kadar bir çözüm bulamamışlardır. Bu yazı kaldıkça bulamayacakları da açıktır…
Sonu “i, ı, u ya da ü” ile biten sözcükler “y” harfi ile bitirilir, örneğin “sütlü” sözcüğü “sütli”, “okullu” sözcüğü “okulli” diye yazılırdı. Ayrıca Arap dilinde iki ayrı “t”, üç ayrı “s”, üç değişik ”h”, iki ayrı “n”, dört ayrı “z” harfi vardır; oysa Türkçede bu harflerin her biri için tek bir ses bulunduğundan, örneğin “saat”, “sel”, “siz” ve “su” yazarken ayrı ayrı “s” harfleri kullanmaya gerek yoktur. Nitekim Arap harfleriyle yazıldığında birinin “sat”, birinin “sin” ve birinin de “se” ile yazılması gerekirken, bugünkü Türk yazısında bir tek “s” ile yazabiliyoruz. Arap yazısında “g” sesi olmadığı için “kef harfi hem “ke”, hem de “g” yerine kullanılıyordu.

Türkler İslamiyet’e girişle birlikte Arap alfabesini benimseyince bu zorlukların hepsini yaşadılar.  Az önce verdiğimiz “gel, gül, kel ve kil” örneği gibi, k/z birleşimi bir sözcük,  içinde bulunduğu tümcenin vereceği olanakla kez, köz, göz, güz, giz biçimlerinde okunabilirdi. Bu güçlüğü azaltmak için önceleri Türkçe sözcükler harekelenirdi. Fakat bu yöntem el oyalayan, yazı yazmak için Latin alfabesine kıyaslarsak fazladan vakit harcamayı gerektiren bir yöntemdi. Bu yüzden harekeden yavaş yavaş vazgeçildi ama okunmasında duraksanan sözcükler için yakın çağlara dek süregeldi.

Osmanlı yazısında, hele Arapçadan alınmış ve klişe olarak gözle tanınmış, bellenmiş kimi sözcüklerin nasıl okunacağını kestirmek kimileri için hiç kolay değildi. Bir yabancı sözcüğü düzgün okuyabilmek için kökenini, nasıl türediğini, türeyişin kattığı anlamı iyice bilmek gerekirdi. Yanlış okumalar gibi, çarpık anlamalar da bu yüzden çok sık rastlanan durumlardandı. Osmanlı aydınının bile hata yapabildiği böyle durumlarda, okuma-yazma öğrenmeye çalışan halktan birinin nasıl zorlanabileceği gayet açıktır.

Harf devrimi neden yapıldı sorusunun yanıtını bugün rahatlıkla verebiliyor, faydalarını görebiliyoruz. Latin alfabesine geçiş, Türk insanını yanlış okumalardan, anlamalardan kurtarmış, ulusu öğrenme kolaylığına kavuşturmuştur. Bugün ilköğretime başlayan bir çocuk yalnızca iki-üç içinde gazetede yazılanları okuyabiliyor, söylenenleri yazabiliyor. Oysa Latin alfabesine geçmeden önce, yani harf devriminden önce, bazen yılları bulan alın teri dökmeleriyle bu başarıya ancak erişilebiliyordu. Bu yüzden 1927 yılında yapılan ilk nüfus sayımında Türkiye’deki yetişkin nüfusun, yani 7 yaş ve üzerinin ancak % 10.5’i okuryazardı: Erkeklerin % 17,4’ü kadınların ise ancak % 4,6’sı… Oysa Latin alfabesine geçişten yalnızca 20 yıl sonra, 1950’de, okuryazar oranı %33.6’ya yükseldi.

Kaynakça:

Tahir Nejat Gencan, Ulusal Kültür dergisi, sayı:2
Özer Ozankaya, Cumhuriyet Çınarı

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Türkiye Büyük Millet Meclisi(TBMM)'nin 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet rejimini ilan etmesi anısına her yıl 29 Ekim günü Türkiye'de ve Kuzey Kıbrıs'ta kutlanan bir millî bayramdır.

Cumhuriyet Bayramının kutlandığı ülkelerde 28 Ekim öğleden sonra ve 29 Ekim tam gün olmak üzere bir buçuk gün resmî tatildir. 29 Ekimlerde stadyumlarda şenlikler yapılır, akşam ise geleneksel olarak fener alayları düzenlenir.

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet'in Onuncu Yıl Kutlamalarının yapıldığı 29 Ekim 1933 tarihinde verdiği 10. Yıl Nutku'nda, bu günü en büyük bayram olarak nitelendirmiştir.


Osmanlı İmparatorluğu'nda, ikinci Meşrutiyetin ilanından altı yıl sonra Birinci Dünya Savaşı başladı.1914'te başlayan Birinci Dünya Savaşı'na dünyanın belli başlı devletleri katıldı.Dört yıl süren savaş sonunda bizimle birlikte olan devletler yenildi.Savaş kurallarına göre biz de yenilmiş sayıldık. Ülkemiz İngilizler, Yunanlılar,Fransızlar,İtalyanlar tarafından paylaşıldı. 

Ulusuna inanan, güvenen Mustafa Kemal Paşa,19 Mayıs 1919'da Samsun'a geldi.Erzurum'da,Sivas'ta kongreler düzenledi.Mustafa Kemal Paşa "Tek bir egemenlik var,o da Milli egemenliktir.Ülkeyi yine ulusun kendi gücü kurtaracaktır." diyordu.Yurdun dört bir tarafından gelen ulus temsilcileri -milletvekilleri- 23 Nisan 1920 günü Ankara'da Büyük Millet Meclisi'nde toplandı. 

Meclis, Mustafa Kemal Paşa'yı başkan seçti.Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğinde Büyük Millet Meclisi Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı başlattı.Bir yandan efeler,dadaşlar,seğmenler bulundukları yörede düşmana karşı koydular.Öte yandan düzenli ordular İnönü'de,Sakarya'da,Dumlupınar'da savaştılar.Yurdumuz düşmanlardan kurtarıldı. 

Tahtını, rahatını düşünen padişah, yenilen düşmanla birlikte yurdumuzdan kaçtı. İmzalanan Lozan Barış Antlaşması ile yeni bir devlet doğdu.Bu doğan devletin yönetim biçimi henüz belirlenmemişti. 

İkinci dönem Büyük Millet Meclisi 11 Ağustos 1923'te ilk toplantısını yaptı.13 Ekim 1923'te Ankara Başkent oldu.Atatürk; düşmanın ülkeden atılıp sınırlarımızın belirlenmesinden sonra,çoktan beri tasarladığı cumhuriyetin ilanı üzerinde hazırlıklar yapmaya başladı.28 Ekim 1923 akşamı yakın arkadaşlarını Çankaya'da yemeğe çağırdı.Onlara , "Yarın Cumhuriyet'i ilan edeceğiz."Dedi. 

29 Ekim 1923 günü Atatürk,milletvekilleri ile görüştükten sonra taslağı hazırlanan cumhuriyet önergesi Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne verildi.Meclis önergeyi kabul etti.Böylece ülkemizde cumhuriyet yönetimi kuruldu.Atatürk kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı oldu.Cumhuriyet'in ilanı yurtta sevinç ve coşku ile karşılandı. 

Cumhuriyet;yurttaşların seçme ve seçilme hakkının olduğu bir yönetimdir.Ulus temsilcilerinin kabul ettiği yasalarla ülkenin yönetilmesidir.Cumhuriyet yönetiminde söz ulusundur. Cumhuriyet'i korumak, kollamak, yaşatmak her yurttaşın görevidir.





                        

Arama Yap

Sponsor

Bunlarda İlginizi Çekebilir

Yükleniyor...